Üzerinde yürünmeyecekse ne yolun varlığının bir amacı-anlamı
vardır, ne de güzel olup olmamasının.
Yaşamak, yürümek’tir zaten.
Ve kimi yürüyüşçü varacağı son noktayı kollar, kimiyse
yürümenin kendisini.
‘Hiçbir yere varmayan yol’ saçma bir söz. ‘Öyle sanılan’
olabilir en fazla ki, onu da yürümeden bilemezsin. Bu tanım, ya beklediğinden-umduğundan uzun sürdüğündendir , ya da sonunu göremeyişinden. Yol'un asıl çekiciliği tam da buradadır belki de, o 'sonu bilinmez'liğindedir. Güzel olup olmadığını da
bilemezsin yürümeden. Durduğun yerden sana güzel görünenin gerçekten öyle olup
olmadığı da üzerinde yürümeden anlaşılmaz.
Ve her yol, bir yere varır eninde sonunda.
‘Bu gidişin –yürüyüşün- sonu yok’ sözü de aslında ‘kötü/çirkin/istenmeyen
bir yere varacak’ anlamına gelir ya, o da bir son’dur aslında. Bunun da yolun
güzel olmasıyla hiç ilgisi yok zaten… Güzel bir yoldan geçip berbat bir yere
varmak da olası olduğuna göre… Ya da tersi…
Hayat bu, varacağı yeri bildiğini düşündüğün yolun sonu, seni
olumlu ya da olumsuz, hiç beklemediğin bir noktaya ulaştırabilir.
Vardığın her yer-her nokta da, oraya vardığın zamana ve ‘o
zamandaki sen’e göre farklı anlam ve değer taşıyabilir.
Aynı yere varan bir başkasına da bambaşka görünebilir.
Yani her yol her yere varabilir, yürüyene göre.
Demem o ki dostum, ‘hiçbir yere varmayan yol’ yoktur, tam
tersine, her yol birden fazla yere çıkar. Üzerinden kaç kişi yürüyüp sonuna
vardıysa, o kadar çok yere.
Aslolan ‘yürümek’tir, ‘yürüyebilmek’tir.
Nereye varacağını hesaplamadan. Hesaplasa bile, her an o
hesapta yanıldığını –olumlu ya da olumsuz yönde- görebilme olasılığını saklı
tutarak… ..ki çoğunlukla da böyle olur.
Kaldı ki öyle ya da böyle, her varış noktası, bir başka
yolun başlangıcı.
‘Yol’ dediğin aslında bütün bir hayat. Ve aslında köşende, kımıldamadan
oturduğun yerde bile yol’dasın, bir çeşit yürümek’tesin.
O yüzden en iyisi yerinden doğrulup yürümek, yürümekte
olduğunun bilincine vararak.
Peki, o yürüdüğün yol güzel mi? Niye?
Örneğin yemyeşil bir ormanın içinden geçen bir yol birine
göre çok güzel, temiz, tam yürünesi bir yol olabilir. Oysa bir başkası için hiç
de öyle değildir. Eğer börtü-böcekten, vahşi hayvanlardan ödü patlayan biri ise
yürüyen, onun için bir kâbustur aynı yol.
Ve o korkan kişi ayaklarının ucuna basarak sessizce yürürken sen
büyük bir rahatlıkla, içtiğin suyun boş şişesini-yediğin sandviçin kâğıdını
sağa-sola atarak ardında giderek kirlenen ve çirkinleşen bir yol bırakıyor da
olabilirsin.
Yanında yürüyen ya da arkandan gelecek olan için hiç de o
kadar güzel değildir o yol artık.
Demek ki her şey sana, bakışına, yürüyüşüne bağlı. Çünkü
yolu yol yapan da, güzelleştiren de, güzel kalmasını sağlayan da üzerinde yürünmesidir, nasıl yüründüğüdür, yürüyendir. Varacağı ya da varmayacağı hiçbir şey/yer, yolu değiştirmez.
Belki de şöyle denebilir:
Bizim başında durarak ya da bir fotoğrafına bakarak ‘güzel’
dediğimiz her yol, güzelliğini üzerinde yürünsün diye açılmış bir yol
olmasından alıyor.
Sonuçta varmak ya da var(a)mamak yolun değil, yürüyenin konusu.
O yüzden yolu seyretme. Kalk, yürü. Varış’a değil, yürüyüş’e
odaklan.
Yürü.
Yaşa.
Sevgiler, sevgili dostum…
