Şu
kısacık Amed/Diyarbakır ziyaretinin hangi saatinde, kimi görünce, hangi sözleri
işitince gözyaşlarımı tutamadım, hangi anlarda birisi boğazımı sıkıyormuş gibi
hissettim?
Neler izledim, sırtıma yüklenen fillerin sayısı her dakika artıyormuşçasına?
Kimleri
gördüm?
Onların
yüzleri, ifadeleri, bakışları nasıldı?
Sesleri,
sözleri nasıl, hangi duygularla çıkıyordu ağızlarından?
Neler
söylediler-anlattılar?
Nasıl davrandılar?
Onlara
bakanlar, onları görenler, dinleyenler ne durumdaydı?
Kısaca,
izlenimler?
Ne yazayım,
sana neleri, nasıl anlatayım diye düşünürken, içimin yavaş yavaş
boşaldığını hissettim.
Aslında beynimin içindekileri dökmeye direndiğini söylemek daha doğru olacak galiba.
Garip mi?
Bence değil.
Bak, bunu
uzunca açıklayabilirim işte:
Tuhaf,
karmaşık, birbirine dolanmış ruh halleri…
Oraya
gidip tanıklıklar oluşmadan önce taşıdıklarım neler idiyse, yüklenip
geldiklerim de çok farklı değil. Galiba tek fark, ağırlıklarının katmerlenerek
artmış olması, 'sahicilik'in ezici baskısı.
Kendimi sanki
o okuduklarıma, o haberlere-fotoğraflara-video görüntülerine inanmamış da “Dur
hele, gidip kendi gözlerimle göreyim,” demiş gibi hissettim.
Utandım bundan.
Havaalanına
ayak bastıktan sonra konuştuğum ilk kişinin, beni Sümerpark’a götüren genç
taksi şoförünün “Barış için mi geldiniz? Bir işe yarayacak mı?” sorularıyla
karşılandım.
Mahcup hissettim kendimi. Doğrusu, utandım.
Toplantı
salonunda başta Sur olmak üzere kentte-bölgede yaşayan ve bize içinde
bulundukları durumun ayrıntılarını, neler yaşayıp hissettiklerini anlatmak
üzere kürsüye çıkanları dinledikçe yüküm arttı.
Utancım da.
İçlerinden
birinin “Türkiye'mize hoş geldiniz,” gibi bir cümle kurduğunu duyduğumda gerçek
anlamını/derinliğini kavramam biraz sürdü ve sonuç çok sarsıcı oldu. "Türkiye'miz... Bizim Türkiye'miz ve bir de sizinki..."
Çok utandım.
Yürüyüşümüze
katılan Diyarbakırlıların hemen hepsinden “Siz geldiniz, o yüzden bugün ortalık
çok sakin, sayenizde,” gibi sözleri duymak fena halde sarstı. Üstelik çok
seyrek, tek-tük de olsa ilerilerde bir yerlerden silah sesleri bize kadar
ulaşırken.
İşte
bundan da çok utandım.
Belediye
eşbaşkanlarından biraz soluk almak için oturduğumuz pastanedeki garsonlara,
herkesin o sıcacık, o sevecen, o sanki yıllardır özledikleri bir dostları
gelmişçesine karşılmalarından, ağırlama çabalarından etkilenmemek mümkün
değildi.
Utandım.
Daha çok
şey sayabilirim ve hepsi aynı sözcükle bitecek: Utandım.
Neden dersen
sevgili dostum;
Yüz küsur
kişi bir araya gelip “Gidelim, ellerini tutalım, onlara sarılalım. Ama ondan da önemlisi,
oradaki izlenimlerimizi dönünce herkese aktaralım,” diyerek, bu ihtiyaç ve
dürtüyle yola çıkmak durumunda olmaktan utandım. Orada bu gerekçeyle, bu amaç ve
nedenle bulunmaktan utandım.
Gidişimden haberdar olanların Diyarbakır izlenimlerimi bu kadar merakla
bekliyor olmasından utandım… Sanki hiç kimsenin nerede olduğunu, ne olup neler
yaşandığını bilmediği, haber almanın da ulaşmanın da mümkün olmadığı bir yere,
uzaya falan gitmiş de dönüyormuşum gibi… (Yoksa öyle mi?)
Gelip de
oturunca klavyenin başına, neleri yazmam-nasıl anlatmam gerektiğini iyi düşünmek
durumunda olmaktan utandım. Yazdıklarımın/yazacaklarımın birilerini bir şekilde/ciddi
ölçüde etkilemesi kaygısıyla ve özeniyle yazma gereği duymaktan da. Bunu
gerekli kılan ortamın da, birilerinin de hâlâ var, hem de azımsanmayacak kadar olmasından da… Bu gerçeği
yaşamaktan utandım.
Hele şu,
dostlarımın-arkadaşlarımın bana Diyarbakır’a gitmekle çok büyük-önemli-kahramanca
bir iş yapıyormuşum gibi bakmalarından-bu yollu sözlerinden o kadar utanıyorum ki…
Bu daha gitmeden bile hissettirilenden, orada, o ortamda ve koşullarda yaşayanların
yüzlerine-gözlerine baktıkça öyle utandım ki…
Daha ne
diyeyim?
Haydi gel, asıl ben sana sorayım:
Neden
merak ediyorsun “Bakalım neler görmüş, neler anlatacak,” diye?
Aylardır okuduklarımdan-izlediklerimden
çok da farklı şeyler görmedim. Hangi anlatacağım pek özel ve ilginç olabilir ki? Neden?
Neyi-nasıl
anlatırsam anlatayım, yazmış olmaktan öteye geçebilir miyim?
Gördüklerimin, dinlediklerimin izlerinin ne kadarını sana aktarabilirim? Benden sana geçebilse bile
ne kadar gerçek kalabilirler ki?
Üzülüyor musun?
Kaygı duyuyor
musun?
Öfkeleniyor
musun?
Merak ediyor
musun?
Sen de
utanıyor musun?
Bu topraklarda
yaşayan herhangi bir insanım ben. Tıpkı senin gibi.
Bunlar,
şu gidip gördüklerim, çoğunu gitmeden de bildiğim şeyler aylardır yaşanıyor
orada. Ben biliyorum da sen bilmiyor musun? Neden? Mazeretin ne?
Ben bu duyguları aylardır
yaşıyorum. Hissedebilmek için bana neden ihtiyacın var senin?
Bunu hiç düşündün mü?
Bak ne
diyorum:
Amed/Diyarbakır’dan
bunlardan başka hiçbir şey anlatmayacağım sana.
Yine aylardır,
nerede ne görsem, ne haber alsam sana da aktarmaya, senin de öğrenmene yol açmaya çalışıyorum. Buna böyle devam edeceğim. Hepsi bu kadar.
Çünkü yakın
çevrede sıkılmadığı zaman bile sürekli gaz kokusu solunan bir kentin
sokaklarında yürümek nedir-nasıldır, yazarak hakkıyla aktaramam zaten…
Tependen ardı
ardına geçen F-16’ların korkunç cayırtısından ürkerken bir yandan da ne dediğini duymaya
çalıştığın kişinin hiç irkilmeden, böyle bir şey olmuyormuş gibi istifini hiç
bozmadan konuşmasına devam ettiğini görmenin attığı tokadı nasıl anlatayım
sana?
Evet,
bunu okuyan sevgili insan…
Gittim-geldim
ve lâfı döndürüp dolaştırıp biraz da sana yükleniyorum. Belki de haksızlık ediyorumdur.
Kusuruma bakma
artık.
Şu uzunca
yazıda durmadan ‘Utandım’ dedim ya, onun da kusuruna bakma.
Çünkü çok
utandım ben, hâlâ da utanıyorum.
Belki
yine gideceğim… Belki çok kez daha, şimdiden bilemem… Belki daha uzun süreler için bile…
Ama hep
utanarak… Öyle görünüyor ki uzunca bir süre de hep böyle olacak.
İşte
bu kadar.
İlle de 'izlenim' mi? O da şöyle olsun haydi:
Bilmem, anlatabildim mi?
Sevgiler...