1 Ocak 2016 Cuma

Bir 'DİYARBAKIR' ya da 'UTANÇ' yazısı...

Şu kısacık Amed/Diyarbakır ziyaretinin hangi saatinde, kimi görünce, hangi sözleri işitince gözyaşlarımı tutamadım, hangi anlarda birisi boğazımı sıkıyormuş gibi hissettim?
Neler izledim, sırtıma yüklenen fillerin sayısı her dakika artıyormuşçasına?
Kimleri gördüm?
Onların yüzleri, ifadeleri, bakışları nasıldı?
Sesleri, sözleri nasıl, hangi duygularla çıkıyordu ağızlarından?
Neler söylediler-anlattılar?
Nasıl davrandılar?
Onlara bakanlar, onları görenler, dinleyenler ne durumdaydı?
Kısaca, izlenimler?

Ne yazayım, sana neleri, nasıl anlatayım diye düşünürken, içimin yavaş yavaş boşaldığını hissettim.
Aslında beynimin içindekileri dökmeye direndiğini söylemek daha doğru olacak galiba.

Garip mi? Bence değil.
Bak, bunu uzunca açıklayabilirim işte:

Tuhaf, karmaşık, birbirine dolanmış ruh halleri…
Oraya gidip tanıklıklar oluşmadan önce taşıdıklarım neler idiyse, yüklenip geldiklerim de çok farklı değil. Galiba tek fark, ağırlıklarının katmerlenerek artmış olması, 'sahicilik'in ezici baskısı.

Kendimi sanki o okuduklarıma, o haberlere-fotoğraflara-video görüntülerine inanmamış da “Dur hele, gidip kendi gözlerimle göreyim,” demiş gibi hissettim.
Utandım bundan.

Havaalanına ayak bastıktan sonra konuştuğum ilk kişinin, beni Sümerpark’a götüren genç taksi şoförünün “Barış için mi geldiniz? Bir işe yarayacak mı?” sorularıyla karşılandım.
Mahcup hissettim kendimi. Doğrusu, utandım.

Toplantı salonunda başta Sur olmak üzere kentte-bölgede yaşayan ve bize içinde bulundukları durumun ayrıntılarını, neler yaşayıp hissettiklerini anlatmak üzere kürsüye çıkanları dinledikçe yüküm arttı.
Utancım da.

İçlerinden birinin “Türkiye'mize hoş geldiniz,” gibi bir cümle kurduğunu duyduğumda gerçek anlamını/derinliğini kavramam biraz sürdü ve sonuç çok sarsıcı oldu. "Türkiye'miz... Bizim Türkiye'miz ve bir de sizinki..."
Çok utandım.

Yürüyüşümüze katılan Diyarbakırlıların hemen hepsinden “Siz geldiniz, o yüzden bugün ortalık çok sakin, sayenizde,” gibi sözleri duymak fena halde sarstı. Üstelik çok seyrek, tek-tük de olsa ilerilerde bir yerlerden silah sesleri bize kadar ulaşırken.
İşte bundan da çok utandım.

Belediye eşbaşkanlarından biraz soluk almak için oturduğumuz pastanedeki garsonlara, herkesin o sıcacık, o sevecen, o sanki yıllardır özledikleri bir dostları gelmişçesine karşılmalarından, ağırlama çabalarından etkilenmemek mümkün değildi.
Utandım.

Daha çok şey sayabilirim ve hepsi aynı sözcükle bitecek: Utandım.

Neden dersen sevgili dostum;

Yüz küsur kişi bir araya gelip “Gidelim, ellerini tutalım, onlara sarılalım. Ama ondan da önemlisi, oradaki izlenimlerimizi dönünce herkese aktaralım,” diyerek, bu ihtiyaç ve dürtüyle yola çıkmak durumunda olmaktan utandım. Orada bu gerekçeyle, bu amaç ve nedenle bulunmaktan utandım.

Gidişimden haberdar olanların Diyarbakır izlenimlerimi bu kadar merakla bekliyor olmasından utandım… Sanki hiç kimsenin nerede olduğunu, ne olup neler yaşandığını bilmediği, haber almanın da ulaşmanın da mümkün olmadığı bir yere, uzaya falan gitmiş de dönüyormuşum gibi… (Yoksa öyle mi?)

Gelip de oturunca klavyenin başına, neleri yazmam-nasıl anlatmam gerektiğini iyi düşünmek durumunda olmaktan utandım. Yazdıklarımın/yazacaklarımın birilerini bir şekilde/ciddi ölçüde etkilemesi kaygısıyla ve özeniyle yazma gereği duymaktan da. Bunu gerekli kılan ortamın da, birilerinin de hâlâ var, hem de azımsanmayacak kadar olmasından da… Bu gerçeği yaşamaktan utandım.

Hele şu, dostlarımın-arkadaşlarımın bana Diyarbakır’a gitmekle çok büyük-önemli-kahramanca bir iş yapıyormuşum gibi bakmalarından-bu yollu sözlerinden o kadar utanıyorum ki…
Bu daha gitmeden bile hissettirilenden, orada, o ortamda ve koşullarda yaşayanların yüzlerine-gözlerine baktıkça öyle utandım ki…


Daha ne diyeyim?

Haydi gel, asıl ben sana sorayım:

Neden merak ediyorsun “Bakalım neler görmüş, neler anlatacak,” diye?
Aylardır okuduklarımdan-izlediklerimden çok da farklı şeyler görmedim. Hangi anlatacağım pek özel ve ilginç olabilir ki? Neden?

Neyi-nasıl anlatırsam anlatayım, yazmış olmaktan öteye geçebilir miyim?
Gördüklerimin, dinlediklerimin izlerinin ne kadarını sana aktarabilirim? Benden sana geçebilse bile ne kadar gerçek kalabilirler ki?

Üzülüyor musun?
Kaygı duyuyor musun?
Öfkeleniyor musun?
Merak ediyor musun?
Sen de utanıyor musun?

Bu topraklarda yaşayan herhangi bir insanım ben. Tıpkı senin gibi.
Bunlar, şu gidip gördüklerim, çoğunu gitmeden de bildiğim şeyler aylardır yaşanıyor orada. Ben biliyorum da sen bilmiyor musun? Neden? Mazeretin ne?
Ben bu duyguları aylardır yaşıyorum. Hissedebilmek için bana neden ihtiyacın var senin?
Bunu hiç düşündün mü?

Bak ne diyorum:

Amed/Diyarbakır’dan bunlardan başka hiçbir şey anlatmayacağım sana.
Yine aylardır, nerede ne görsem, ne haber alsam sana da aktarmaya, senin de öğrenmene yol açmaya çalışıyorum. Buna böyle devam edeceğim. Hepsi bu kadar.

Çünkü yakın çevrede sıkılmadığı zaman bile sürekli gaz kokusu solunan bir kentin sokaklarında yürümek nedir-nasıldır, yazarak hakkıyla aktaramam zaten…
Tependen ardı ardına geçen F-16’ların korkunç cayırtısından ürkerken bir yandan da ne dediğini duymaya çalıştığın kişinin hiç irkilmeden, böyle bir şey olmuyormuş gibi istifini hiç bozmadan konuşmasına devam ettiğini görmenin attığı tokadı nasıl anlatayım sana?

Evet, bunu okuyan sevgili insan…

Gittim-geldim ve lâfı döndürüp dolaştırıp biraz da sana yükleniyorum. Belki de haksızlık ediyorumdur.
Kusuruma bakma artık.
Şu uzunca yazıda durmadan ‘Utandım’ dedim ya, onun da kusuruna bakma. 
Çünkü çok utandım ben, hâlâ da utanıyorum.

Belki yine gideceğim… Belki çok kez daha, şimdiden bilemem… Belki daha uzun süreler için bile…
Ama hep utanarak… Öyle görünüyor ki uzunca bir süre de hep böyle olacak.

İşte bu kadar.

İlle de 'izlenim' mi? O da şöyle olsun haydi:


























Bilmem, anlatabildim mi?

Sevgiler...