10 Haziran 2015 Çarşamba

KONU MANKENİ


Tam olarak böyle hissediyorum kendimi şimdilerde:

 
Bırak Dünya’yı, ülkeyi, kendi hayatında bile ‘konu mankeni’.
 
Evimde tek başıma yaşıyorum ama bu evde çevresinde 6 (altı) sandalye olan bir yemek masası var ki ben yemeği masaya oturup yemeyi sevmem.
En az 5 (beş) kişinin oturabileceği kanepe-koltuk var ki ben yalnızca kanepenin üzerinde eşinip duruyorum.
Odanın birinde tek başıma bile yatmadığım iki kişilik bir yatak…
Annemin evinden gelenlerle birlikte artık sayısını bilemediğim kadar tabak-bardak-çatal-kaşık ki bana hepsinden birer tane yeter aslında.
Yalnız yendiğinde hiç lezzet alınmadığından içinde yemek de pişirilmeyen tencereler-tavalar…
Neme lâzım, olur da bir konuk falan gelirse, aman mahçup olmayalım.

Dededen kaldığı için kıyıp elden çıkartılamayan antika konsol-yazı masası, anneanneden kaldığı için atılamayan dev sandık içinde artık memlekete dönmesi söz konusu olmayan kardeşin eşyası, daha neler neler…
Hepsini en azından kendime hoş göstermek için duvarlarda resimler, sağda-solda oymalarım vs…
Üstüne üstlük toz cenneti bir memlekette yaşadığımızdan, durmadan bütün bunları temizlemek, paklamak…
Sonuçta gelirinin hatırı sayılır bölümünü her ay bayıldığın bir evin içinde eşya bekçiliği…

Öte yandan, en azından yarı yarıya söz sahibi olmam gereken –öyle sandığım, inandığım- konularda bile bana söz düşmeyen bir özel yaşam. Ne düşündüğümün-istediğimin-istemediğimin, neleri yapabileceğimin, neleri göze alabileceğimin, neyi-neden yaptığımın ve nasıl değiştirebileceğimin ya da neleri kabul edeceğimin de sorulmadığı bir 'özel' yaşam…

Sadece yapma ve yapmama sorumlulukları…

Ne okuyup yazdıklarının, ne iyi niyetin ne içten sevgilerin işe yaradığı, haybeye oksijen tüketimi işte.

Evet, bu aralar kendimi kendi hayatım içinde ‘konu mankeni’ gibi hissediyorum.
Bunu neden sürdürdüğümü, neden sürdürmek zorunda olduğumu bile anlamadan…
Belki de yaşamak aslında budur: Umutla beklemektir; beklediğini bilerek, neyi-kimi beklediğini bilmeden...
Yoksa, kimi beklediğini, nicedir beklediğini bilmenin umutsuzluğu mu?

Senin de böyle hissettiğin zamanlar oluyor mu, sevgili dostum?
Nasıl başa çıkıyorsun?
İlaç falan deme, o bana uymaz.
Kendimi tanıyorum, benim ilacım uzandığımda elini tutabileceğim ‘sahici insan’. İnsan sıcağı… benim ilacım bu.
Dur bakalım, bulabilecek miyim? Belki de buldum da onu bile bilmiyorum.

Sevgiler sana, her şeye rağmen.

(Fotoğraf: Saul Leiter) 




6 Haziran 2015 Cumartesi

ESKİ AVLUDA











İlk gördüğümde benimle konuşuyor gibi geldi bu fotoğraftaki heykel…(Ruby Chrishty)
Sonra, biraz daha bakınca, ben konuşuyormuşum gibi…
Benmişim gibi…
Bir şeyler yazmak istedim.
Derken, benim yazabileceğim hiçbir cümlenin, Birhan KESKİN’in şu şiiri kadar ben’i anlatamayacağını, söylediklerimi-söyleyeceklerimi-söylemek istediklerimi daha iyi ifade edemeyeceğini fark ettim.

Ben susayım, O söylesin en iyisi:


"Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;
Çalıda sarı bir çiğdemim ben
Ve senin çok eski cümlen.

Sen otursan, gitmemiş ki! olsan
Ben sana bir eski Endülüs avlusu
İstersen serin bir Portofino getirsem
Ya da Yedigöllerin yedisini birden.

Bir çiçek açtığında
Bir eski avluda
Diyor ki;

Her şey çok eksik ve neredeyse yok gibiyken
Buldum buluşturdum kendime geldim
Tek eksik sensin! İncecik, çilli bir dille
sen de gelsen.

Ben sana kırmızı kiremitli bir çatı
Begonviller ve bir mavi kapı
Ve illa amansız bir avlu getirsem.

Dünya soğur, akşam serinlerken,
Benim sensiz sevinecek bir şeyim yok.
Kılı kırk yardım, altını üstüne getirdim,
Ve işte en geniş cümlem:

İçimi açtım sana.
İçini açmak için."


Sevgiler…



2 Haziran 2015 Salı

İBRE


Çok sevdim bu fotoğrafı. Aradım epeyce ama sahibini bulamadım. Her kimse o deklanşöre basan, çok güzel bir şey yapmış doğrusu…











Öyle sanıyorum ki sevgili dostum, bu kareye bakınca edinilecek izlenim, kişinin iyimser ya da karamsar oluşuna göre iki türlü olabilir.

Karamsar, bir yıkıntı, hatta kocaman bir kayıp görür. Öyle ya, öyle bakan gözlere “Ne zamanın var, ne de yapabileceğin bir şey. Sana düşen, kaybettiklerinin resmine baka kalmaktır,” demez de ne der bu görüntü? O gözler boşlukta bir kenarda uçup giden kuştan başka ne görebilir?


Oysa iyimser için bir çeşit dürtüdür bu, “Fırla!” demektir. Bana öyle diyor meselâ.
“Fırla! Hiçbir şey bitmiş değil. Etrafına bak, ara, bir yerlerden birbiriyle uyumlu iki ibre bul ve gel!
O bazılarına tükenmiş gelen zaman yalnızca bekliyor… Yerinde sayarak.
Senin çaba gösterip tekrar işletmeni, yürütmeni ve tekrar yürümeni bekliyor sadece.”

Bazı ‘tik-tak’lar duyar gibiyim.
Belki göremediğim bir yerlerde zaten çalışmakta olan bir saat var. Belki de duyduklarım, bir süre sonra çalışacak olanın hayalidir.
Bilemiyorum.
Hangisi olursa olsun, o saat çalışacak, zaman ve ben, bir de ibrelerimiz, birlikte yürüyeceğiz.

Eh, bende bir tane var zaten, iş onu ikinci bir ibreyle yan yana getirmeye kaldı.

Her neyse, yine bir fotoğrafa bakıp içinden yine kendime pay çıkardım.
Hatta belki sana da biraz, sevgili dostum.
Kim iyimser, kim karamsardır; kim, neye bakıp ne düşünür ben ne bileyim?
Benimkiler de ‘lâf olsun torba dolsun’ kabilinden işte…:)

Sevgiler sana; iyi ol, iyimser ol e’mi?