Düşünüyorum da sevgili dostum, yaşadıklarının ve dolayısıyla kendinin farkına varmak, galiba ancak şunu algılayabilmekle yol alıyor:
Yüzleşmekten kaçındığın ne varsa
onların tutsağısın.
Toplum için de böyle bu, bireysel yaşamda da. Ve son günlerde her iki alanda da çok gözüme batıyor bu sorun.
Toplum için de böyle bu, bireysel yaşamda da. Ve son günlerde her iki alanda da çok gözüme batıyor bu sorun.
Başkasına/başkalarına/bir kitleye
ne kadar üstten bakarsan bak, ne kadar aşağılamaya çalışırsan çalış, bu gerçeği
değiştiremezsin.
Kendinden sahiden emin olan,
hiçbir çağrıdan kaçmaz.
İster kendi içinden gelsin bu
çağrı, isterse karşısındakinden.
İster şu bildiğimiz, sıradan, herhangi
bir randevu daveti falan olsun, isterse bazı olaylara-durumlara farklı bir
bakış açısına çağırsın bizi. Uzlaşmaya, anlamaya, anlaşmaya çağırsın…
Çağrının her türlüsüne karşı
anında bir zırh kuşanıyorsan, ilk yapacağın dönüp kendi içine bakmak olmalı.
Nedendir bu sürekli savunma hali?
Yöntem olarak saldırıya sarılacak
kadar savunmaya iten seni, nedir? Neden saklanmaya çalışmaktasın?
Kendini ikna etmeye çalışıyor
olmayasın, hep haklı olduğuna? Yalnızca ‘senin gerçeğin’in tek gerçek olduğuna
inanmaya çalışıyor olmayasın? Hayır mı? Emin misin?
Zaten ‘Gerçek’, sanıldığının
aksine, pek de göreceli bir kavram değil mi?
Öyle olmasa, aynı durumu
taraflardan her birinin farklı algılayıp yaşaması, farklı biçimde
içselleştirmesi nasıl izah edilebilir?
Yani, her birimizin gerçek olarak
anlattığı elbette kendi gerçeğidir. Kendi durduğu yerden ne görüp ne anlıyorsa,
o. Kendi tepkisi neyse, o. Kendi hissettiği neyse, o.
Kim yaparsa yapsın… Çok ünlü bir
filozof ya da yazar olsun ‘söyleyen’ veya sen-ben, değişmez, işin aslı yalnızca
budur. Kimi pek ‘şık’ cümlelerle anlatır kimi pek sıradan, sonuçta hepsinin
temeli aynıdır: “Ben böyle düşünüyorum, hissediyorum.”
Genellemeler, hüküm niteliğindeki birtakım
cümleler, aslında kendi içimizdeki kavganın birer yansıması sadece. İnanmak ve
duruşumuzu ona göre ayarlamak istediklerimiz… ‘Görünmek istediğimiz’ şey o, ‘ne
olduğumuz’ değil…
Belki de çözüm şuradadır:
“Ben buyum, bu kadarım, böyleyim, sahiden
böyle düşünüyor ve hissediyorum; senin/sizin bunu nasıl değerlendireceğinize
göre ayarlamayacağım kendimi,” diyebilmektir kurtuluşumuz. Bunu da yüksek sesle
söyleyebilmek.
“Şöyle olmak/durmak zorundayım zira
makbul olan –öyle sandığım- bu,” dememektir.
Çünkü inan ki en makbulü, ‘sadece
kendisi’ olabilmek.
Kimsenin onayına ihtiyaç duymadan
kendisi olmak, öyle kalmak.
Başkalarının yaşantı izlerinden
arınmak, kendini kendininkilerle var kılmak.
Senin bunu yadırgadığını, dahası
pek de hoş görmediğini seziyorum, hatta biliyorum bile diyebilirim.
Ama böyle işte, ben ben olmazsam
ben olamam ki…
Tam bu yüzdendir, ne düşünüp
hissediyorsam utanmadan-sakınmadan-esirgemeden söylemem, anlatmam.
Pek çoğu beğenilmeyebilir, hatta
kınanabilir bile. Paylaşılması, aynen karşılık verilmesi de gerekmez. Giderek,
bunları söylüyor olmam bile hoş görülmeyebilir. Haklı da olabilir böyle
düşünenler kendilerince. Sen de haklı olabilirsin sevgili dostum, ama ‘kendince’.
Çünkü ben kendimi hiç ciddiye
almıyorum-önemli saymıyorum, sadece kabul ediyorum. Ne'ysem o'yum işte.
Öyle sanıyorum ki bu gibi konularda
çözüm, karşısındakinin de kişilik özelliklerini kabul etmek…
Sen öylesin, ben böyle, o şöyle. Ve hiçbiri
diğerinden daha iyi ya da kötü değil.
Ben, ben öyle olmadığım için senin
birtakım özelliklerini nasıl kınamıyor-aşağılamıyorsam, sen de öyle yapmalısın.
Kim ve nasıl biri olursan ol.
Farklıyız elbette.
Ama bu ne beni senden değersiz
yapıyor, ne seni benden. Ne de bizler, başka birilerinden daha değerliyiz.
Üstelik iyi ki farklıyız her
birimiz. Kim, kendisinden bir tane daha arayışı içinde olabilir ki?
Sevgiler sana, hem de çok.
İyi ki ‘aynı ben’ değilsin; buna
sen de sevindiğin gün, hayat daha da güzel olacak…:)
