Şunu şöyle
yapmalıyım çünkü böyle yapmak gerekir…
Oraya gitmemeliyim,
maazallah, üstüm –aslında adım- kirlenir…
Feşmekânla
arkadaşlık etmemeliyim, karizmam çizilir...
Sıradan cümleler kurmamalıyım, bana yakışmaz...
Dostluk şudur,
bu değildir.
İnsan ilişkileri
böyle kurulup şöyle yürütülür, öyle değil.
O söz
yanlış, doğrusu budur.
O sanattır,
bu değil.
Bu kıymetlidir,
o değil.
Aşk dediğin
şudur, sevmek de şöyle bir şeydir.
Öyle yapılmaz, böyle yapılır.
Aslında şunu demek istedin, ben anlarım…
Hissettiğin
o değil, ben anlarım…
Niyetin kötü,
ben anlarım.
Sonuçta:
Herkes bana
yalan söyledi-söyleyecek… Sen de...
Herkes beni
aldattı-aldatacak… Sen de...
Herkes beni
terk etti-edecek… Sen de...
Geç bunları.
Hepsini.
Evet,
kimse sütten çıkmış ak kaşık değil ama kabul et, sen de değilsin.
İlle de tanımlamaya, şekil vermeye, yönetmeye-yönlendirmeye çalışma.
Geç bunları.
Gevşe…
Rahatla…
Kendine huzur
hakkı tanı.
Kendine kavuşma
hakkı tanı…
Kendine sevme
hakkı tanı…
Kendine sevilme
hakkı tanı…
Kendine dokunma-dokunulma hakkı tanı...
Kendine tartışma
hakkı tanı…
Kendine yenmek
kadar yenilme hakkı da tanı…
Kendine hepsine
ve hepsi sayesinde gülme hakkı tanı…
Kendine yaşama hakkı tanı.
Kendine hak
tanı.
Gevşe.
Belki de
senin kendine çizdiğin keskin ve dar sınırlar, çıkardığın engel ve sorunlar yüzünden bu
kadar zordur yaşamak.
Oysa yaşamak belki
de şudur, şöyle bir şeydir, şunun gibidir:
Belki de
elde çay, yengeç gezdirmekten keyif almak kadar hafiftir, göğsünü gere gere bu
kadar saçmalayabilmektir belki de yaşamak…
Ve buna kahkahalarla gülebilmektir.
Olamaz mı?
Pekâlâ olabilir.
Bırak,
olsun.
Sevgiler
sana… Çok… Ama çok… Sahiden...
(Yalan söylemiyorum, aldatmıyorum, terk etmeyeceğim.)
