22 Ekim 2015 Perşembe

"KENDİSİ" OLMAK

“Kendisi olmak/olabilmek”, bunu nasıl yapacağı-ne kadar becerebildiği çok kişi tarafından ya sorun edilen ya da gerçekleştirmek için çabalanan bir durum ya…

Bununla ilgili bir yazı okudum bugün. Bunu mesele edinmiş birinin yazdıklarını. Nasıl ‘kendisi’ olabilirmiş, ‘kendi hayatını’ nasıl kurabilirmiş… Bunun arayışı içindeymiş.
Sonra düşündüm. Yaşamının eksenine bu çabayı oturtmuş olan bazı tanıdıklarıma baktım. Ardından kendime…

“Ben, ne kadar ben’im?”
“Ne kadar ben olabilirim/olabildim?”

Böyle sorulara takılı kalmanın zaten başlı başına bir sorun olduğu kanaatine vardım. Sonuçta insanın kendi benliğini ve varlığını kendine ispata çalışma çabasından başka bir şey değil gibi geldi bana. Çoktan kanıtlanmış bir şeyi tekrar tekrar kanıtlama çabası.

Her şeyden önce ne kadar ‘tek başına’ sürdürürse sürdürsün gündelik yaşamını, insan toplumsal bir varlık ve az ya da çok, başka insanlarla ilişki içinde.
Çevreyle, yakınlarıyla, toplumla, devletle, iş yerindekilerle, apartman komşularından bakkalın çırağına çok kimseyle, hatta sosyal medyadakilerle, yani ilişki içinde olduğu/olmak zorunda kaldığı herkesle-her şeyle değişik boyutlarda bir çeşit sürekli etkileşim halinde. Okuduklarıyla-dinledikleriyle bile…

Yaşadıkça hayatımıza birileri girer-çıkar… Kimi şöyle bir gelip geçer, kimisi uzunca kalır.
Biriyle-birileriyle ilişki içinde olunca ‘kendisi olmak/kalmak’tan uzaklaştığına/koptuğuna inanmak, saçma geliyor bana.
Çünkü öncelikle nasıl birileriyle nasıl bir yaşam sürdürmek istediğimizin tanımı kendimize aittir. O yaşama kimi sokup kimi dışarıda ya da uzakta tutacağımızın kararı da öyle. Onunla/onlarla ilişkilerimizin ne çapta-biçimde-kapsamda olacağını belirleyen de biziz. Kuşkusuz ilişkide tek taraf yoktur; ama zaten ‘ben’ de orada gösterir kendini, çünkü her türlü ilişkinin gereklerini yapıp yapmamak da bize bağlıdır. Vermeye de almak kadar hazır ve açık olup olmamamız örneğin... Kimliğimiz-kişiliğimiz kendini ancak başkalarıyla ilişkilerimizde gösterir. Sonucu da bu belirler. Yani ‘ben’.

Arzu ya da hayal ettiğimiz yaşamın gerçekleşip gerçekleşmemesi kuşkusuz pek çok dış etkene bağlı. Ama o koşullar içinde gerçekçi olup olmamak yine bizim işimiz.
İster olumlu olsun ister olumsuz, yaşadığımız her şey seçimlerimizin, izin verdiklerimizin, razı olduklarımızın sonucu değil mi?
En ufak gündelik olaylar bile bunlara bağlı değil mi?
Sevinçleri de acıları da yaşayan yine ‘kendimiz’ değil miyiz?

Örnek mi?
Ekmek almak için çalışmak zorundasın, evet, ve bunu değiştiremiyorsun. Ama meselâ son model büyük ekran televizyon da almak zorunda mısın? İyi düşün.
Şu semtte değil de bu semtte oturmak, sobayla değil de kombi ile ısınmak, senin tercihin değil mi? Hatta bir büyük kentte yaşamak? Öyle değil de böyle giyinmek, onu değil de bunu yemek-içmek senin arzun ve seçimin değil mi?
O halde bütün bunlara sahip olabilmek için hiç sevmediğin bir işte, hıyar gibi bir müdür ya da patronun emrinde çalışmaktan niye şikâyet edersin? Hele hele bu kadar çok çalışmak yüzünden kendine zaman ayıramamaktan, kendi zevklerinle meşgul olabilecek-kendini geliştirebilecek vakit bulamamaktan yakınmak nedir?
Üstüne bir de ‘kendi olmak’ın derdi de nereden çıktı bu durumda?
Sen bu’sun işte. Ta kendin’sin.
Bütün arzu ve beklentilerinle, bütün kabullerinle ve ret’lerinle sen.

Haydi, hepsinden kaçtın da dağ başında bir kulübe mi yaptın kendine? Orada da en azından doğayla birliktesin; o ki sana bazen yardımcı, bazen en zorlu düşmanın olur. Orada da ‘kendi’ çözümlerini bulmak zorundasın ve demek ki hâlâ hiç de yalnız değilsin, ama yine de kendinsin.
Yani kendiyle baş başa kalamamak, bir türlü kendi olamamak, böyle çabalara bakınca da tuhaf bir tanım. Çünkü aslında hep kendimizle baş başayız zaten. Dağ başında da böyle bu, metropolün göbeğinde de.
Yalnızca tek başına yaşayanlar değil, kalabalığa ve paylaşıma açık olanlarımız için de durum aynı...
Zira neyi-kimle-ne zaman-nerede-ne kadar paylaşabileceğimiz de bize bağlı.

Demem o ki, kendi içine kapanmak, orada boğulmak, giderek yalnızlaşmak –tek başınalaşmak mı demeli-, kendi olmayı değil, tam tersine kendinden uzaklaşmayı getiriyor bana göre.
Çünkü ne kadar etkileşim içindeysek kendimize has özelliklerimiz ortaya çıkma fırsatını o kadar bulabilir.

Sevmek-nefret etmek-kızmak-sevinmek-öfkelenmek-üzülmek-heyecanlanmak-hayran olmak-reddetmek-beğenmek-tepki vermek-zevk almak-eğlenmek……. İnsanî özelliklerin hepsi ancak kendi dışında bir şeylerle, biri ya da birileriyle ve onlar sayesinde/yüzünden mümkün.

Sevdiklerin ve sevmediklerin, senin dışındaki kimse ya da şeylerdir. (Ne kadar inkâr etsen de kendini zaten seversin, o elde bir, bütün bu debelenmeler de bunun kanıtıdır zaten.)
Bildiklerinin değerini onları bilmeyenlerin bilmeyişleri belirler.
Bilmediklerin, bilmediğini biliyor ve birilerinden-bir yerlerden öğrenmek istiyorsan vardır senin için.
Deneyimlerin, ancak onları yaşamamış olanlarla kıyaslandığında bir ağırlık kazanır.
Düşüncelerin, fikirlerin ancak başkalarıyla paylaştığın oranda işe yarar.
Duyguların, ancak muhataplarıyla birlikte söz konusudur. İnsan ya da nesne veya olay, fark etmez.

‘Birey’ olmak, ancak ortada bir toplum varsa anlamlıdır. Tek başınalık, birey olmayı değil, olmamayı getiriyor. Yani benim ben olmam, başkalarının o başkalıklarıyla mümkün…Başkaları farklıdır, kendimi de bu sayede 'bu ben' olarak tanımlayabiliyorum.

Sonuç olarak nerede, nasıl, kimle-kimlerle neleri yaşıyor veya yaşamıyor olursam olayım, ben hep ‘ben’im.
Sen de sen’sin.

İşte bütün bunlar ışığında bakıldığında arama çabası çok gereksiz ve anlamsız, zira istesen bile kaçamayacağın tek gerçek bu: Sen, ‘sen’sin. 
Kendine kapanmanın tersine, başkalarıyla birlikte, yan yana olduğun ölçüde giderek daha çok, daha net biçimde ‘sen’.
Tam da böyle oldukça ve tam da bu yüzden özel ve güzelsin. 

Sevgiler sana sevgili insan. Çok… 'Ben' olarak, ‘Sen’ olduğun için.













Bu fotoğrafın konuyla bir alâkası olsa da olmasa da ekledim. Her şey algıya bağlı ne de olsa...:)























21 Ekim 2015 Çarşamba

YENGEÇ

Şunu şöyle yapmalıyım çünkü böyle yapmak gerekir…
Oraya gitmemeliyim, maazallah, üstüm –aslında adım- kirlenir…
Feşmekânla arkadaşlık etmemeliyim, karizmam çizilir...
Sıradan cümleler kurmamalıyım, bana yakışmaz...

Dostluk şudur, bu değildir.
İnsan ilişkileri böyle kurulup şöyle yürütülür, öyle değil.
O söz yanlış, doğrusu budur.
O sanattır, bu değil.
Bu kıymetlidir, o değil.
Aşk dediğin şudur, sevmek de şöyle bir şeydir.
Öyle yapılmaz, böyle yapılır.

Aslında şunu demek istedin, ben anlarım…
Hissettiğin o değil, ben anlarım…
Niyetin kötü, ben anlarım.

Sonuçta:
Herkes bana yalan söyledi-söyleyecek… Sen de...
Herkes beni aldattı-aldatacak… Sen de...
Herkes beni terk etti-edecek… Sen de...

Geç bunları. Hepsini.
Evet, kimse sütten çıkmış ak kaşık değil ama kabul et, sen de değilsin.
İlle de tanımlamaya, şekil vermeye, yönetmeye-yönlendirmeye çalışma.
Geç bunları.

Gevşe…
Rahatla…
Kendine huzur hakkı tanı.
Kendine kavuşma hakkı tanı…
Kendine sevme hakkı tanı…
Kendine sevilme hakkı tanı…
Kendine dokunma-dokunulma hakkı tanı...
Kendine tartışma hakkı tanı…
Kendine yenmek kadar yenilme hakkı da tanı…
Kendine hepsine ve hepsi sayesinde gülme hakkı tanı…
Kendine yaşama hakkı tanı.
Kendine hak tanı.
Gevşe.

Belki de senin kendine çizdiğin keskin ve dar sınırlar, çıkardığın engel ve sorunlar yüzünden bu kadar zordur yaşamak.
Oysa yaşamak belki de şudur, şöyle bir şeydir, şunun gibidir:









Belki de elde çay, yengeç gezdirmekten keyif almak kadar hafiftir, göğsünü gere gere bu kadar saçmalayabilmektir belki de yaşamak… 
Ve buna kahkahalarla gülebilmektir.

Olamaz mı?
Pekâlâ olabilir.
Bırak, olsun.



Sevgiler sana… Çok… Ama çok… Sahiden...
(Yalan söylemiyorum, aldatmıyorum, terk etmeyeceğim.)








3 Ekim 2015 Cumartesi

S/B








İlk bakışta ‘Yin ve Yang’ın bir versiyonu olarak görülebilir bu fotoğraf/resim.

Biraz daha bakınca, bana sert, katı, yoksunluğu peşinen kabul etmiş insan duruşunu hatırlattı nedense… Kapalılığı… Reddi…

Düşünsene, şimdi şu ikisi mıh gibi çakıldıkları yerden biraz kıpırdıyorlar, diğerinin alanına doğru ufaktan başlayarak harekete geçiyorlar…

Yavaş yavaş, grinin tonlarıyla bezenmiş bir ortak alan beliriyor, merkezden başlayarak…
O tonları kâh birinin kâh diğerinin hamlesi, baskın gelmesi oluşturuyor.
Birbirinin içinden geçerek, birbirine dokunarak; bazen biri öbürünü biraz kenara iterek, bazen yol vererek, kendi yarattıkları ve kendilerine has bir ortak alan, yalnız onların bildiği ve yalnızca onların değiştirebileceği...
En dışta, ikisinin de tecavüz etmekten kaçındıkları ‘diğerinin özel alanı’nı bırakarak.

Böylesi, şu ‘yekdiğerine inat’ duruştan daha iyi değil mi?

Kapat gözlerini, hayal et:

Resim şöyle bir dalgalanıyor, bulanıklaşıyor bir an için, sonra bir hareket başlıyor.
Önce siyah, beyaz alana hafif bir çizgi çiziyor… Sonra beyaz, yavaşça siyah alana doğru kayıyor. Geri dönüp kendi alanına çizilen çizginin üzerinden bir de kendisi geçiyor, o iz yumuşuyor. Bir süre böyle karşılıklı hamlelerle her iki alanın da el değmemiş görüntüsü değişmeye başlıyor. Başlangıçta kesik kesik olan bu hareketler, ikisinin de daha önce kendileri için bilinmez olanı yavaş yavaş keşfetmesiyle ritme kavuşuyor, bir düzene giriyor.
Çünkü artık nereye kadar gidebileceklerini de, nerelere hangi güçle dokunabileceklerini, neyi güçlendirip nereye hiç dokunmadan geçmeleri gerektiğini de öğreniyorlar.
Bundan sonrası bir çeşit danstır artık.
Uyumlu adımlarla, birlikte, birbirinin çevresinde dönerek, bir uzaklaşıp bir yaklaşarak, bazen diğerini karşıdan izleyip bazen sarmaş-dolaş olarak sürdürülecek bir dans…
Kenarlardan birine fazlaca yaklaşıp sınırı aşınca elemine olacağını bilen deneyimli dansçıların arzu, dikkat ve özeniyle pistte kalmaya çalışılan bir dans.
Arada mola verilip herkesin kendi alanına çekilerek dinlendiği, sonra yeniden ortak piste dönerek sürdürdükleri bir dans…
Hayatın akışı içinde koşullar gibi müziğin de değiştiği, bir hızlanıp bir yavaşladığı bir tango meselâ.
Meselâ şöyle:


İşte böyle sevgili dostum, hayat böyle.
Grilerin olmadığı yerde yaşam olmuyor. Yalnızca siyah oluyor, bir de yalnızca beyaz.
Grinin çeşit zenginliğinin farkına varıp tadını çıkartmadıkça, onlara dokunup, onlarla oynayıp rengini biraz açıp biraz koyultmadıkça yaşanmış sayılmayacak bir ömürdür o alan sadece, hayat değil…
Müziği ne kadar çok ve ne çeşitlilikte olursa olsun, ona katılıp birlikte dans edilmeyen hayata da hayat demek zor doğrusu.

İşte bu da böyle.

Sevgiler sana…:)



25 Eylül 2015 Cuma

D / D...

Bugün bir cümle okudum:

"Ben değmem, dokunurum."

Kıskandım: Keşke ben bulabilmiş olsaydım beni böyle ifade etmeyi.


Hepsi bu kadar.

Sevgiler...




























5 Eylül 2015 Cumartesi

GÖLGESİ BİLE RENKLİ

Anlattın.
Seni duydum.
Seni dinledim.
Dinliyorum.
Anladım, anlıyorum seni.

Korkuyorsun…
Korkunu dinledim, gördüm, görüyorum.
Biliyorum, o korktuğundan da korkundan da nefret ediyorsun.
Ama yine de…

Anlıyorum seni. Biliyorum.

Neden korktuğunu biliyorum.
Olabilir de, olmayabilir de…
Bunu sen de biliyorsun. Ama yine de…

Biliyorum, anlıyorum.
“Ama çok yakınımda,” diyorsun, “Her an…”
Her an olabilir mi? Evet, olabilir.
Hiç olmayabilir mi? Evet, olmayabilir.
Ama yine de…

Görüyorsun: ‘Şimdi’ler kayıp gidiyor ellerinden.
Görüyorsun, ama boyun eğiyorsun.
Korkunu kabulleniyorsun.

Ama yine de…
Senin korktuğundan da korkundan da korkmayanlar olabilir.
Göremiyorsun. Anlamıyorsun. Bilmiyorsun.
Bunu ‘bilmemek’ten de korkuyorsun.

Kimse senin kadar korkmuyor ondan.
Görmüyor musun?
Ben korkmuyorum.
Korkmuyorum.
Senden de, korktuğundan da, korkundan da korkmuyorum.
Anlamıyor musun?

‘Gölgesi bile renkli’sin sen.
Ne korktuğun alabilir bunu senden, ne korkun.
Görmüyor musun?

Ama yine de…

“Ya o gün gelirse… Ya terk edilirsem?”

Sevgi diye bir şey var, vefa diye de…
Sevda diye bir şey var, yılmak bilmeyen.
Ne korku dinler, ne korkulandan kaçar.
Bilmiyor musun?
Görmedin mi?
Hiç mi?

Sevgiler sana… Bilmediğin kadar...




















“GÖLGESİ 
  BİLE 
  RENKLİ”














22 Ağustos 2015 Cumartesi

İKİ DİZİ VE İNSAN

Yabancı diziler yayımlayan bir kanalda, bir diziye takıldım: “Zoo”.
Ve bir gün onun başlamasını beklerken de bir ikincisi dikkatimi çekti: “Falling Skies”.

Falling Skies, şu bildiğimiz ‘uzaydan gelen garip yaratıklarla mücadele’ dizilerinden. Yani hiç oturup da izlemeyeceklerimden…

Fakat, Zoo’nun etkisiyle olacak, bir- iki bölüm izlemeye karar verdim, o kadarı da yetti zaten.

Uzaydan gelmiş dev boyutlu metalik ‘efendi’ler ve onların kölesi olan 6 mı, 8 mi neyse, çok bacaklı, çirkin ötesi birtakım yaratıklar…
Metalikler, kölelerini kullanarak insanları, özellikle de çocuk yaştakileri kaçırıyor. Omuriliklerini boydan boya kaplayacak organik gibi ama ışıkları da yanıp sönen bir ‘şey’ monte ediyorlar. Ve ondan sonra da o insanları istedikleri gibi kullanıyorlar. Özellikle de yine insanlara karşı.
Amerika’nın -tabii ki- sağ kalıp yıkıntılar arasında yaşamlarını sürdürmeye çalışan kahraman yurttaşları da kendi çaplarında bir araya gelip bunlarla mücadele ediyor.
Ne kadar da ilginç, değil mi?..:)))))

Ama dedim ya beni bunu izlemeye iten Zoo oldu diye…

Zoo’nun öyküsü, günün birinde, Dünya’nın birbirinden çok farklı ve uzak köşelerinde, birbirinden çok farklı türlerdeki hayvanların hemen hemen aynı anda insanlara karşı harekete geçişleri…
Rio’yu işgal eden yarasa sürülerinden tut da, Paris’te bir evin mutfağına kadar giren ayıya, Bombay’a dehşet saçan maymunlardan Amerika’da hapishane basan kurt sürülerine kadar pek çok olay…
Bunun nedenini çözmeye çalışan bir ekip, bir ilaç firmasının kullandığı feşmekân maddesine bağlama çabaları vs… Şimdilik öykü sürüyor, nereye-neye bağlayacaklar bilmem.

Bu iki diziyi bir araya/yan yana getirince, büyük bir benzerlik fark ettim.
Fark ettim dediysem, bana öyle geldi yani. Benzerlik varmış gibi geldi yani.:)

Her ikisinde de, gerek zihinsel yetenek gerekse sahip olduğu silâhlar bakımından üstün ve dolayısıyla güçlü olan, güçsüz gördüğünü hâkimiyeti altına almak istiyor. Ezilme durumunda olan da baş kaldırıyor. Ana fikir bu.

Uzaylıların insanları köleleştirme, kendi hemcinslerine karşı kullanma, boyun eğmeyeni yok etmesi bir yanda…
Hayvanları evcilleştiren, onları ya işe koşan ya da eğlence malzemesi yapan, hatta zevk için öldüren insan öbür yanda…

Ne fark var?

Falling Skies’ı yazan-yapanlar öyle bir noktadan mı yola çıktılar, Zoo’yu yapanlar ne düşündü, bilmiyorum. Ama, ne fark var yine de?

Şu da geldi aklıma:
Dünya’ya gelen uzaylıları hep son derecede çirkin, hatta iğrenç hayal etmek… (O da bizim estetik anlayışımıza göre tabii ya, haydi artık bunu da kurcalamayalım.)
Onların buraya gelirken ille de ve ancak bizi –özellikle de insan soyunu- tüketmek amacında olabileceklerine inanmak/inandırmaya çalışmak…
Peki, insanoğlu bu hayalleri böyle kurarken, kendinden yola çıkıyor olmasın?
Bütün kötü-zalim-yıkıcı-yok edici yanlarını dış dünyalardan gelenlere yüklemekle kendini aklamaya daha doğrusu vicdanını susturmaya çalışıyor olmasın?
Haydi bırakalım avı-avcıları, hayvanat bahçeleri, sirkler, kafesler, ‘çiftlik ve ev hayvanları’ da insanın ‘tahakküm’ dürtüsünün sonuçları değil mi?
Hayvan dövüşleri tertiplemek, insanın kendini izlemesi değil de ne?

Ya savaşlar?
İnsanoğlunun kendi türdeşlerine ettikleri az mı? Kendinden zayıf olan ya da öyle varsaydıkları/sandıkları üzerinde de güç denemesi yapmıyor mu?
Ülkeler ülkelere, milletler milletlere, o dinden olan bu dinden olana, o ırkın çocukları öbürününkilere……

Daha da küçültelim ölçeği:
İkili ilişkiler pek mi farklı?
Birinin diğerine uyguladığı üstten bakma, eleştirme, yargılama, kendine benzetmeye çalışma gibi tutumlar da aynı dürtüden kaynaklanmıyor mu? ‘Hükmetme’ arzusundan?
‘Birliktelik’ten ‘sahip olmak’ı anlamak, farklı bir şey mi?

Yani demem o ki sevgili dostum, Falling Skies’ın metalik devleri haksızsa eğer, demek oluyor ki Zoo’daki hayvanlar haklıdır.:)
Yani, bir sorun varsa, o kimsede değil, insandadır…

Ve bu çıkarıma katılıyorsan, sen sen ol kimseyi hırpalama, kimseye üstten bakmaya kalkışma.
Çünkü her insan, senin kadar ‘insan’. Ne daha iyi, ne daha kötü. Ne daha değerli senden, ne daha değersiz.

Yine de ‘farklı’ mısınız? Ne güzel işte. ‘Sahip’ olma, efendilik taslama, birlikte zenginleş o zaman.

Sevgiler sana….
























2 Ağustos 2015 Pazar

YOL

Yol’u yol yapan, ‘yürümek’tir.
Üzerinde yürünmeyecekse ne yolun varlığının bir amacı-anlamı vardır, ne de güzel olup olmamasının.
Yaşamak, yürümek’tir zaten.
Ve kimi yürüyüşçü varacağı son noktayı kollar, kimiyse yürümenin kendisini.

‘Hiçbir yere varmayan yol’ saçma bir söz. ‘Öyle sanılan’ olabilir en fazla ki, onu da yürümeden bilemezsin. Bu tanım, ya beklediğinden-umduğundan uzun sürdüğündendir , ya da sonunu göremeyişinden. Yol'un asıl çekiciliği tam da buradadır belki de, o 'sonu bilinmez'liğindedir. Güzel olup olmadığını da bilemezsin yürümeden. Durduğun yerden sana güzel görünenin gerçekten öyle olup olmadığı da üzerinde yürümeden anlaşılmaz.

Ve her yol, bir yere varır eninde sonunda.

‘Bu gidişin –yürüyüşün- sonu yok’ sözü de aslında ‘kötü/çirkin/istenmeyen bir yere varacak’ anlamına gelir ya, o da bir son’dur aslında. Bunun da yolun güzel olmasıyla hiç ilgisi yok zaten… Güzel bir yoldan geçip berbat bir yere varmak da olası olduğuna göre… Ya da tersi…

Hayat bu, varacağı yeri bildiğini düşündüğün yolun sonu, seni olumlu ya da olumsuz, hiç beklemediğin bir noktaya ulaştırabilir.
Vardığın her yer-her nokta da, oraya vardığın zamana ve ‘o zamandaki sen’e göre farklı anlam ve değer taşıyabilir.
Aynı yere varan bir başkasına da bambaşka görünebilir.
Yani her yol her yere varabilir, yürüyene göre.

Demem o ki dostum, ‘hiçbir yere varmayan yol’ yoktur, tam tersine, her yol birden fazla yere çıkar. Üzerinden kaç kişi yürüyüp sonuna vardıysa, o kadar çok yere.

Aslolan ‘yürümek’tir, ‘yürüyebilmek’tir.
Nereye varacağını hesaplamadan. Hesaplasa bile, her an o hesapta yanıldığını –olumlu ya da olumsuz yönde- görebilme olasılığını saklı tutarak… ..ki çoğunlukla da böyle olur.

Kaldı ki öyle ya da böyle, her varış noktası, bir başka yolun başlangıcı.

‘Yol’ dediğin aslında bütün bir hayat. Ve aslında köşende, kımıldamadan oturduğun yerde bile yol’dasın, bir çeşit yürümek’tesin.
O yüzden en iyisi yerinden doğrulup yürümek, yürümekte olduğunun bilincine vararak.

Peki, o yürüdüğün yol güzel mi? Niye?

Örneğin yemyeşil bir ormanın içinden geçen bir yol birine göre çok güzel, temiz, tam yürünesi bir yol olabilir. Oysa bir başkası için hiç de öyle değildir. Eğer börtü-böcekten, vahşi hayvanlardan ödü patlayan biri ise yürüyen, onun için bir kâbustur aynı yol.
Ve o korkan kişi ayaklarının ucuna basarak sessizce yürürken sen büyük bir rahatlıkla, içtiğin suyun boş şişesini-yediğin sandviçin kâğıdını sağa-sola atarak ardında giderek kirlenen ve çirkinleşen bir yol bırakıyor da olabilirsin.
Yanında yürüyen ya da arkandan gelecek olan için hiç de o kadar güzel değildir o yol artık.

Demek ki her şey sana, bakışına, yürüyüşüne bağlı. Çünkü yolu yol yapan da, güzelleştiren de, güzel kalmasını sağlayan da üzerinde yürünmesidir, nasıl yüründüğüdür, yürüyendir. Varacağı ya da varmayacağı hiçbir şey/yer, yolu değiştirmez.

Belki de şöyle denebilir:
Bizim başında durarak ya da bir fotoğrafına bakarak ‘güzel’ dediğimiz her yol, güzelliğini üzerinde yürünsün diye açılmış bir yol olmasından alıyor.
Sonuçta varmak ya da var(a)mamak yolun değil, yürüyenin konusu.
O yüzden yolu seyretme. Kalk, yürü. Varış’a değil, yürüyüş’e odaklan.

Yürü.
Yaşa.

Sevgiler, sevgili dostum…

 





                                                                                                                                                                             

12 Temmuz 2015 Pazar

BİR 'KESE' MASALI

Göğsünün tam ortasında, gözle görülmeyen ama var olduğunu kesinlikle bildiği bir kese…
Henüz bir toplu iğne başı kadarken, yalnızca bir ‘kesecik’ken farkına varılıp zamanında müdahale edilmemiş; yavaş yavaş büyüyüp kocaman bir ‘kese’ye dönüşürken bile ciddiye alınmamış; şimdiyse neredeyse sahibini kendine esir etmiş bir keseymiş bu. Evsahibi farkında olmasa bile.
İçi öfkeyle doluymuş bu kesenin… Öfke moleküllerinden oluşan bir sıvıyla.

Masal bu ya, zaman zaman bu sıvı çoğalıyor, çoğalıyor, kesenin patlama noktasına ulaşacağı bir sınıra gelip dayanıyormuş. Orası tehlikeliymiş işte. Çok tehlikeli.
Zira bir önceki patlamadan bu yana başarıyla sürdürülen özdenetimin de tükenmeye başladığı, en ufak bir destekle tümüyle yok olacağı sınır tam da buymuş.

Ve…
Kıyamet ânı!
Patlama!
İrin yeşiliyle kan kırmızısı renk karışımındaki, bir çeşit ‘ebru’ görüntüsü veren öfke sıvısı, o sırada karşısında kim varsa onun üzerine fışkırıyormuş. Neye uğradığını hiç anlayamadan, yüzünde-gözündeki, üstünde-başındaki o alacalı lekelere bakakalıyormuş karşısındaki.
Neyse ki ister aynı şiddetle karşılık verip kavgaya girişsin, ister kaçıp gitsin, sonuç değişmiyormuş: O ilk, sarsıcı-sinir zıplatıcı-iç kaldırıcı ânın geçmesiyle, lekeler de yavaş yavaş kurumaya başlıyor, giderek silikleşiyor, sonunda kayboluyormuş. Zamanın büyüsü…

Kese, her patlamanın ardından, sahibinde oluşan ferahlamadan, rahatlamadan yararlanıp yavaşça, sinsi sinsi kendini onarmaya başlıyormuş. Çeperine yapışıp kalmış birkaç öfke hücresi, yeniden bölünerek-birleşerek çoğalabilirmiş artık… Günden güne yeniden büyüyerek ve için için gülerek… Çünkü biliyormuş ki, o yuvalandığı göğüs emin bir yerdir.

Kesenin ev sahibi, bugüne kadar ne o sıvıyı tahlile göndermeyi düşünmüş, ne de o kesenin kendisiyle bağlantı noktasına bir neşter vurmayı. Bunun yerine, o ‘öfke boşaltma’ operasyonlarının verdiği hafifleme hissiyle yetinmiş, çünkü kesin çözümler pek meşakkatli görünüyormuş gözüne. Keseyi, taşınamaz boyuta ulaştığında biraz da yardımla patlatabileceğine ve yine rahat edebileceğine inanarak, güvenerek kaçınabiliyormuş bundan. Bir dahaki patlamaya kadar.
Eh, bir de o tepeden tırnağa lekelediğine bakıp “Bu ne pislik, şu haline bak,” demekle vicdanını da susturabiliyormuş ya, sorun yokmuş ona göre.
Yani, aslında varmış tabii de, o bu durumu başka şeylere yormayı, göğsünde bir küçülüp bir büyüyen bir keseyle yaşamanın verdiği sürekli bunaltıyı o keseyi konuya hiç katmadan, yok sayarak, başka adlar vererek yaşamayı yeğliyormuş. Yanlış teşhis edildiği için yanlış tedavi edilmeye çalışılan ve dolayısıyla bir türlü tam iyileşmeyen bir hastalık gibi.

Her ne kadar kesenin içindeki, gün gelip hayatına son verileceği kaygısı hep bir kenarda dursa da, oldukça güvenli bir yerde olduğu ve kimselerin kendisini göremediği defalarca kanıtlandığından, bu kaygıyı en azından şimdilik kaydıyla gözardı edebiliyormuş. Denemiş çünkü; şimdiye kadar ne zaman patlasa ve içindeki öfke sıvısını kime bulaştırsa, o kişiler kendisini görmediğinden ya ev sahibine  -biraz da onun işine gelen- sert karşılıklar veriyor, ya da dönüp arkasını uzaklaşıyormuş.

Tâ ki…

Bir gün, dehşetle fark etmiş ki kese, birisi karşısında durmuş, üstü-başı leke içinde, ve tam gözlerinin içine bakıyor! “Beni gördü!”
Evet, kese panik içinde izlerken, o –biz ona ‘üstü-başı Lekelenmiş’in kısaltılmışı olarak ‘L’ diyelim-, gözlerinin içine bakarak, yavaş yavaş kenara çekilmiş.
“O da ne? Ne yapıyor bu? Ev sahibim farkında mı? Eyvah!”
Şöyle bir dinlemiş göğsüne sıkıca tutunduğu bedeni, soluklar yavaş yavaş sakinleşiyor, bir gevşeme, o hep bildiği, bugüne kadar hep olduğu gibi… Biraz sakinleşmiş, kendini onarma çabasına yoğunlaşmaya çalışmış ama içindeki o korku fısıltıları bir türlü kesilmiyormuş.
Gerçi, ev sahibinin de keseden kalır yeri yokmuş; tam bunca yıldır görmezden gelerek yaşamayı içine nihayet sindirdiği kesenin bir başkası tarafından da görülebilmesine razı değilmiş hâlâ.
O kadar ki L, lekeler solmaya başlayıp izleri giderek silinirken yeniden her ortaya çıkışında, ev sahibiyle kese omuz omuza vermiş adeta. Henüz çoğalma tamamlanmamışken, yani patlayacak aşamaya gelmeden de olsa, ufak püskürtmelerle kendilerinden uzaklaştırmaya çalışmışlar L’yi.

Peki, L neden ısrar eder ki?
Çünkü görmüş: O kese, o göğüse hiç yakışmıyormuş, bunu görmüş bir kere. Ev sahibinin kendi göğsünde bir asalak, hem de kendisine esaslı zararlar veren bir asalak beslediğinin farkında değilmişçesine –belki de asıl zararı ondan gördüğünün sahiden farkında değilmiş-, kendine bambaşka yakıştırmalarla –hem de belki birtakım ‘hastalık’ yakıştırmalarıyla- ikna olmasınaymış isyanı.
“Ben ayan-beyan görüyorum, o nasıl görmez?” deyip duruyormuş kendine.
Üzerindeki lekeleri umursamayışı da bundanmış. Çünkü biliyormuş, haydi öyle bir güçlü duygusu/sezgisi varmış diyelim, o öfkenin kendisine yönelik olmadığına inanıyormuş. Bunun, taşıyanın kendine karşı, altedilemeyeceğine inanıldığından savaşmadan kabullenilen bir öfke olduğunu algılıyormuş. Başedilemeyince giderek bir çeşit zırha dönüştürülmüş bir öfke. Ama L biliyormuş, çünkü görüyormuş, o kıymetli, güzel göğüsteki kesenin yabancılığını, eğretiliğini…

Her neyse, L’nin ne yaşayıp düşündüğü değil konumuz şimdi, onun kesede uyandırdığı korku.
Ve tam da konumuz bu olduğundan, burada bitmiyor bu masal.
Çünkü öyle görünüyor ki L o ısrardan vazgeçeceğe benzemiyor, hiç değilse şimdilik…
Çünkü öyle kıymetli göğüslerde öyle çirkin ve zararlı keselere yer yok.
Çünkü inanıyor ki o beden o kesenin, o kendine pek güvenen asalağın gün gelip köküne kadar inecek ve onu oradan söküp atacak…
Kesenin ölümü, sağlıklı bir bedenin-ruhun-yaşamın doğuşu olacak.

İşte ancak o zaman, gökten elmalar düşecek. Üç gerekmez, iki tane yeter.
Biri ev sahibinin, öbürü L’nin başına.
Biri nihayet sahici ferahlığa ve huzura kavuşacak, hafifleyecek ve yaşamı ‘serinleyecek’, öbürününse içi artık rahat edecek.

Sevgiyle…