(Bir çeşit vedadır bu belki... Belki bir çağrı... Belki de yepyeni, taze, ya da tazelenmiş bir merhaba!
Kime ne anlatır, kim ne anlarsa...
Paylaşmak istedim çünkü çok severim bu şiiri; seni bilmem sevgili dostum, bilir misin, sever misin...)
GÖL FELÂKETLERİ - Turgay KANTÜRK
Göl bunu nerden bilsin! Rüzgarın
kıyıyı öptüğü saatte kuruyan kanı.
Oysa arsız bir böceğin bıraktığı izdir
toprağı ikiye bölen ve başkalaştıran
an'ın hoyratlığını, kendini bilmez
ay vaktidir düş, uzar iç gölgelerine
Zaman'ın, dağılır yüze vuran her şey
bulutun yaprağıdır düşer, kirpiğimize
akşam! Boşunadır bedenin avunduğu,
savrulduğu yalan'sözle; yazdığımız.
Bak işte senin ellerindir dağıtan sisi
suyun üzerinden, sensin çamlara
sürtünen ürkek sincap, bırak oyalasın
ruhumuzu ışık, hergün yeniden
başlattığımız o yanlış'isyan. Göl
bunu nerden bilsin! Dipteki çamurun
yüzümde bıraktığı izleri ve küçük bir
ürperti gibi solan çırpınışını sözün, kaç
kez yıkandığımızı aynı suda! aynı suda!
aynı suda değiştiğimizi ve ölmeyen
ikizimin yok'eşgalini, öperken yakalandığımız
aynalar gibi; ben (yani yakanızda
bir intihar lekesi) yoldan çıktığını
sesimin, elimin suya her değişinde
kan! kan! kan! Göl bunu nerden bilsin!
Unutup kısaldığını günlerin, uzadığını belki de,
yaşlı bir sandal gibi ömrümüzün batıp
çıktığını iklimlere, kaç kere, suya atılan
taşın çökmesi gibi, düşer ya içimize
bir sesin bıraktığı tortu, her yüz biraz
daha gergin, karanlık, tenha ve ıtır!
Bitmek tükenmek bilmez çabası
ormanın, benzemek için ölüdoğaya.
Göl bunu nerden bilsin! Taklalar
atan bir kuşun gölgesi tutuyor
elimizden yine de, eksiliyor haberci
güneşler birer birer, ne kalırsa bizden
suya, onu arıyoruz, dönüşmek için
dağa taşa. 'Gidelim.' diyor ses,
bu durgunluk bize göre değil, bize göre
değil tatlı suda biriken acı. 'Gidelim.'
Yolun yarısıdır göl! Sonu gelmeyecek yolun
yarısı; bilmiyor ses. Göl bunu nerden
bilsin! Oysa bir avuç tuz yeterdi
sarmaya kanayan parmağı ve suya
değdiği yerde yunup yıkamak için ay'ı.
Bak senin yosunların bunlar; saçların,
terinin serin koyağı, çıkmaz sokağın
senin; boşluğun, senin yasakların
bunlar, çektikçe koparıp atan ağları
ve kendini çoğaltmaktan üşüyen
bir çocuğun karatahtası; dilim (gün
sanrısı, gece haylazı). Kibar bir hırsız
gibi yürüdüğüm aytaşları, ne geçmiş
ne gelecek, yırttım yazdığım falları.
Bir kahkaha kadar kısa mı ömrüm,
boğazıma dizilirken ardımda bıraktıklarım.
Göl bunu nerden bilsin! Issız yol
serserisiyim, biterim kurak tarlalarda,
bir ıslıktır hasadım, çiğ olurum yaprağına
düşerim kör kuyulara. Bilirsin, gözkırpan
felaketler yıldıza benzer uzaktan, boşuna
yansır ölümün sesi duvardan, (yani kapına
bıraktığım nergis dönemez suya) zor!
taşımak maskelerimizi, eğerken boynumuzu suya
ağırlaşan gözlerimiz, hercai bir aynadır yüz,
kendi kokumuzu bile gizleyen. Göl bunu nerden bilsin!
Eşyadır ağaç, yineler kendini, düşkün,
yeşil de öyle. Renkler bizim neyimize?
Vurulmuştuk hani, siyah-beyaz bir filmde,
alnımızın ortasından, alnımızın ortasında
kuşlar! kuşlar! kuşlar! kuşlar!
ve bir şeylerin eksildiği o kötürüm
saatte başlamıştı unutuş, kim kırmıştı
dilimdeki göktaşlarını, o gececil
ıslaklık; aşk! aşk! aşk! Yön göster bana
ey yılgın pusula, gizlendiğim sazlık,
hep açık mı kalacak içimdeki yara, bak
kara göründü; kara! Uzat bana boynunu,
kağıt gemilerim battı, düştü kale eyvah!
Bağlanmakta ayak dirediğim iskele;
sen bu suyu geçemezsin, çıkmaz bu yol
çöllere bile, bitmez cehennem yolculuğu,
Göl bunu nerden bilsin! Çek al şu
sırtıma saplanmış şimşeği, yerle
gök ıskalıyor her şeyi, her şey
kağıtlar için biraz da, harfler,
tümceler için, benim için patikalar,
göle vuran kunduz leşleri, çek al suda
parıldayan o bıçağı, siyah hayaletimi
düşürme tuzaklara, orman gölü gizler,
ben seni de uyuturum bil, kucağım alev
yatağı, düşüncenin en çıplak noktası;
hiç burda olmadım ben! Bir sedef
telaşıyım en fazla, uzaklığım kendim için,
küllerini eşeleyen gezgin, kaygılı ve
uçuk, zamanın daraldığını söylüyor ipek,
yok'dili konuşkan gecenin; sussam
yazılan göl de eskir.
Göl bunu neden bilmesin!
