Özellikle belli bazı olayların ardından, belli
koşullarda ve belirli bir süre için yaşanan karamsarlık, herkes için geçerli
sanırım. Hepimizin “Batsın bu dünya!” dediğimiz zamanlar olmuştur. Ama, o
yaşananın yoğun etkisiyle birlikte bu duygu da giderek hafifler, sonunda
kaybolur.
Bir de karamsarlığı fena halde içselleştirmiş, bu dünya
üzerindeki duruşunu buna ayarlamış olanlar var ki, onları memnun görmek
imkânsız gibi… Hani, yanlarında biraz uzunca kalırsan seni bileklerini kesip bu
azaba son verecek hâle getirenler…
Beni asıl şaşırtan, karşısında ne yapacağımı bilemez
durumda bırakansa, bunların dışındakiler.
Yani, bir yandan her türden iyiliği-güzelliği görüp,
değerlendirip, onlardan zevk almayı bilen, öte yandan da kendi yaşamını
alabildiğine karartanlar… Veya öyleymiş gibi durmayı yeğleyenler…
Böyle tanıdıklarım da var…
Onlara, özellikle de çok önemsediğim birine seslenmek gelir
içimden hep, şöyle bir yakalarından tutup sarsmak isterim:
Bak cancağızım;
Benim hep gülümsemeye çalışarak iyimserliğimi özenle
korumama bakıp “Amma da salaksın,” diye düşündüğünün ama bunu kibarlığından
böyle açıkça dillendirmediğinin farkındayım.
Takındığın tutumla, hayatta görmeye-tatmaya-sevmeye-yaşamaya
değer iyilikler ve güzellikler olmadığını, olduğuna inanmanın da bir çeşit
salaklık belirtisi sayılacağını anlatmaya çalışıyorsun ya…
Hem de bunu birbirinden güzel ve seçkin davranışlarla-sözlerle-resimle-müzikle
ve bulabildiğin her türlü araçla-yolla yapıyorsun ya…
İyi düşün.
İyilik-doğruluk-güzellik-ahlâk-adalet-aşk-sanat-edebiyat……..
gibi yaşamı değerli kılan ne varsa değerini biliyorsan, yokluklarında üzüntü
duyuyorsan, onları arıyor-buluyor-dokunmaya çalışıyorsan, neren karamsar
olabilir ki senin?
Ve bu durumda benim iyimserliğimle senin karamsarlığın
aynı noktada buluşmuyor mu?
Hem, benim iyimserliğim o kadar yersiz, anlamsız,
gereksiz ve boşunaysa senin için, nasıl oluyor da bu kadar farkındasın bunun?
Hani, bir benzetme yapmak gerekirse, balkonun bir
köşesinde terkedilmiş, içinde kupkuru iki avuç topraktan başka bir şey olmayan saksıya inatla su vermekte direnmekse iyimserlerin yaptığı, bırak devam
etsinler.
Doğa mucizelerle dolu, bakarsın bir sabah küçücük bir
yeşil nokta beliriverir o kuruluğun ortasında. …Ya da hiç belirmez…
İyimser için önemli olan o umudu beslemektir temelde,
yalnızca toprağı değil.
Ve sen, bütün o karamsar duruşun içinde iyilikleri ve
iyimserleri izlemekten hâlâ vazgeçmediysen, sandığın ya da iddia ettiğin kadar
karamsar da değilsin demektir. Yani o iyimser, senin umuduna da can suyu
vermektedir bir yandan… Sen de için için bilmektesin bunu.
Bak ne diyorum sana, sevgili ‘karamsar’ dostum:
Kendine pek yakıştırdığın o giysi, hiç de sandığın
gibi ‘şık’ durmuyor sende. Her şeyden önce üzerine göre dikilmemiş, o besbelli.
Belki bir dönem çok üşüdün, onu buldun, onu giydin.
Ama iyimserliği –haydi ‘aşağılamak’ demeyeyim- hafife
almak için kullandığın bütün yollar-araçlar, o giysiyi delik-deşik ediyor
zaten. En iyisi hepten çıkart, at onu.
Sana “Bugünden tezi yok, iyimser ol,” demem, diyemem.
Ama “Artık karamsar olma,” derim, diyebilirim,
diyorum.
Emin ol, bunu yaparsan, pekâlâ hayal etmekten korktuğun kadar
güzel olabilir bu hayat.
İyimserlik bir çeşit dilek beyanıdır aslında, hatta
bazen de bir talep:
Haydi gel, sen de gülümse! Gülümse ki 'iyimserlik' biraz daha anlam kazansın!
Sevgiler sana, iyi ol… Çok…:)
(Fotoğraf: Sergio Larrain)
