24 Mayıs 2015 Pazar

YARA İZİ


Sevgili bunu okuyan dostum, anlatmış mıydım sana:

Bir zamanlar; yıllar, yıllar önce fena halde âşık olmuştum…
Fena halde?
‘Aşk’ ile ‘fena hal’ aşağı-yukarı aynı şey zaten ya, neyse…:)
Fena halde âşık olmuştum; öyle ki sonunda yanımda-yöremde kim varsa onların hayatlarını da savurmacasına, dağıldım. Hani ‘lime lime oldum,’ desem yeridir. O güne kadar hiç yaşamadığım-görmediğim bir sıkıntının, bir bakıma tam bir sefaletin ortasına attım kendimi. Sağlık sorunları yaşadım. O süreçte tanıdığım ve beni tanıyan herkesin yok olmasını diledim. Kimseyi görmeyeyim, tek bir ses duymayayım… “Ben niye yaşıyorum ki?” dedim sıklıkla, ama ölmekten daha fazla korkup yaşamaya devam ettim. Hem maddi hem manevi boyutta epeyce süründüm ve ardından, yavaş yavaş, yeniden doğruldum. İyi ki…

İyi ki, çünkü çok şey öğrendim.

Her şeyden önce, üzerinde “Ay ne zamandır âşık olmuyorum,” gibi cümleler bile kurulabilen, gündelik-sıradan-gelgeç bir şeymiş gibi adlandırılan şeyle sahiden ‘âşık olmak’ arasındaki fark nedir, biliyorum. Ve onun, hayatta yalnızca bir tek kez yaşanacak bir şey olduğunu da biliyorum artık. Öyle bir sancıya hiçbir yürek de beden de bir ikinci kere katlanamaz zira…
Bir insanın bir diğerine öylesi bir yoğunlukla tutulmasının aslında son derecede sağlıksız, ömürsüz bir hal, iki tarafı da hiçbir yere ulaştırmayacak bir çeşit hastalık olduğunu da öğrendim.
Bir hastalık, ama herkesin yaşaması gereken… Yaşaması ve tanıması gereken bir hastalık…

İyileşip, aradan da belli bir zaman geçtikten sonra o kişiyle karşılaştığında kendine inanamıyorsun meselâ, “Bunun için miydi onca şey?” diye hayretler içinde kalıyorsun. Kuşkusuz bu, o kişinin değersiz olduğu falan anlamına gelmiyor; senin için artık hiç tanımadığın-bilmediğin bir yabancı gibi olabilmesine şaşırıyorsun. Ve aynı zamanda bu soruyu sorabilmenin ne kadar büyük bir kazanç olduğunu fark ediyorsun.
Sana öyle bir ‘aşk’ın bir çeşit delilik-şuursuzluk nöbeti olduğunu, aslolanın anlamlı ve derin bir ‘sevgi’, daha da derinleşirse sağlam bir ‘sevda’ olduğunu öğrettiği için minnet duyuyorsun o kişiye. Var olduğu sürece korunup kollanması, sahip çıkılması gerekenin ne olduğunu öğrettiği için…

Şöyle de diyebilirim:
Aşk, sen kendi halinde yolda yürürken evlerden birinin balkonundan başına düşen saksı gibi bir şey. Sersemliyorsun, hatta bir süre için bilincini de kaybediyorsun, kafan yarılıp kanıyor da; ama sonra geçiyor hepsi, kendine geliyorsun. Geriye, sana o ‘aşk’ dediğinin ‘kafana düşen irice bir saksı’ olduğunu ömür boyu hatırlatacak dikiş izleri kalıyor, yoluna devam ediyorsun.
İşte bunadır o minnet.
Çünkü ancak böylesi bir deneyimi cebine koyduktan sonradır ki neyi neden yaşadığını, yaşamakta olduğunun ne olduğunu, onu nasıl yaşaman gerektiğini daha iyi değerlendirebiliyorsun.

Ve gün geliyor, birisi çıkıyor karşına. Ona bakıyorsun, görüyorsun, dinliyorsun, izliyorsun. Bu kez öyle beklenmedik bir anda ve şekilde başına gelmiyor o duygu; doğuyor ve yavaş yavaş büyüyor içinde.
Ve tam da o cebindeki deneyim, o kafandaki yarık izi sayesinde, her aşamasını farkında olarak izliyor, yaşıyorsun. O aşamaların her birini, bilinçle destekliyor, yön veriyor, geliştiriyorsun. Aksamaları görüyor, halletmeye çalışıyorsun. Sevmeyi öğrendin ya, dinlemeyi-anlamayı-düşünmeyi-affetmeyi-af dilemeyi, hepsini ve bunların paha biçilmezliğini de biliyorsun artık.

Peki, böyle olunca ille de bir ‘mutlu son’a varılıyor mu?
Yaşadıklarından mutluluk payı çıkartmaktan ne anladığına bağlı o. ‘Mutlu son’ nedir, ya da var mı öyle bir şey sence, ona bağlı…
Elbette böyle bir duygu için en arzu edilecek gelecek, onu yaşama geçirip paylaşmak, muhatabıyla birlikte çoğaltmak-geliştirmektir.
‘Sevmek’ten seninle aynı şeyi anlayan biriyle el ele verebilmek, elbette çok mutluluk verici. Tadından yenmez yani..:)))
Ama bence bu olmuyor ya da henüz olmamışsa bile, o kişiyi gördüğünde-dinlediğinde-okuduğunda, yani herhangi bir yolla bağlantı kurduğunda için titriyorsa, bu da mutluluk değil midir? Bunu hissedebilmek, mutluluğu da taşıyan bir umut kaynağı değil midir? O umudun yaşattığı sevincin değerini neyle ölçebilirsin?

Anlatmak istediğim de bu galiba.
İyi, daha iyi, daha da iyi yaşamayı, kıymet bilmeyi, yaşamış olduklarımızdan öğreniyoruz. Başımıza gelenlerden, üstesinden geldiklerimizden, bizi ezerek geçenlerden, parçalayanlardan-parçalarımızı toplayanlardan… hepsinden.

Bütün bu bilgiyi ne kadarıyla kullanır, ne kadar yararlanırsak, sonunda ortaya çıkartıp yaşamayı becerebildiğimiz hayat, o ‘mutlu son’un ta kendisidir işte.

Yani dostum, yaşadıkça öğrendiklerimizi hiçbir kitapta, romanda-öyküde-şiirde bulamayız. Onlar, yazanların gördüklerinden-yaşadıklarından öğrenebildikleri, anlayabildikleri kadarını anlatır bize.
Sen sen ol, arada bir dön bak geriye, ceplerini yokla, fazlalıkları at, başındaki izi teşekkürle okşa ve ondan sonra cesaretle at adımlarını. 'Göze alarak', sevinçle, hevesle...
‘Sahici sevgi’ye doğru. Sevgiyle.
Bak bakalım hayat nasıl oluyor o zaman…

Sevgiler sana… İyi ol, e’mi?...:)
 




























(İllüstrasyon: Chiaki Okada)