Sevgili bunu okuyan dostum, önünde iki kova var. Biri ağzına kadar siyah, diğeri beyaz boyayla dolu. Fırçaların hazır. (Görebiliyor musun onları?)
İstediğini lekesiz bir siyaha
ya da beyaza boyayabilirsin; siyahın da beyazın da hakkını tam olarak bu yolla
verebilirsin. Boyanmayı bekleyen, eline aldığın herhangi bir nesne de olsa bir
duvar da, onu simsiyah ya da bembeyaz yapabilirsin.
Gel, başka bir boyuttan söz edelim
şimdi.
Karanlık-kötü-umutsuz-acı
gibi durum ya da ruh hallerine renk olarak siyahı, tersine de beyazı
yakıştırırız ya hani…
İşte orada yapılan sahiden de
bir yakıştırma, bir benzetmedir yalnızca.
Zira hayatta
kesif-katışıksız-lekesiz siyah ya da beyaz yok.
Yani yaşadıklarımızı/yaşayabileceklerimizi
renkle tarif etmeye çalışırsak çok koyu veya çok açık-uçuk gri var, ama ‘siyah’
ya da ‘beyaz’ yok.
En karamsar anlarımızda her
şeyin kapkara olduğunu söylüyorsak, bunu dile getirmek bile o gördüğümüz siyahlığa
vurduğumuz bir beyaz fırça darbesidir aslında. Çünkü bunu yaparak nasıl bir
ortamda, ne gibi koşullar içinde vb. olduğumuza bakmaya, onu nitelemeye
başlamışız demektir ki işte giderek ‘ağarmaya’ başlamanın da ilk adımı bu.
Hayat, en koyusundan en
açığına bir griler toplamı ya da karışımı, bana göre.
Yani katışıksız siyah,
doğmadan öncenin ve ölümden sonranın rengidir olsa olsa.
Aradaki süreci beyazla
karışım oranları belirliyor. Ve ‘bembeyaz’ diye bir şey de o boya kovasının
içinden başka yerde yok.
Özellikle kendi içimize
döndüğümüz, düşündüğümüz, yaşadıklarımızı anlamaya-çözmeye çalıştığımız
zamanlarda asıl yaptığımız, grinin hangi tonunda bulunduğumuzu görmek, o tonu
nasıl, ne yaparak açabileceğimizin yollarını aramaktan başka bir şey değil.
Sonuçta nereden baksan, ister
herhangi bir nesneyi somut anlamda boyamak olsun söz konusu olan, isterse nasıl
yaşayacağın; boyalar önünde, fırça elinde. Ömür boyunca.
Zaman zaman, onları
kullanmayı ihmal ettiğimizde, ‘kaybolmanın rengi’ olan siyah sinsice çoğalarak kara
bir bulut gibi omuzlarımıza çöküyor.
Şu kendimizi koyuverdiğimiz
akışa bir mola verip kendimize döndüğümüz anlar var ya, grinin hangi tonuna
razı geldiğimizi belli edeceğimiz anlar… onlar çok kıymetli işte.
“Hop!” demek o, “Benim hâlâ
beyaz boyam ve de sapasağlam bir fırçam var, hop!” demek.
Hayat da bu yüzden çok güzel
aslında.
Çünkü ne siyahı değiştirebilirsin
ne de beyazı. Oysa grinin nasıl- hangi koyulukta bir gri olacağı tümüyle sana
bağlıdır: Fırça sende, seçenek sonsuz.
Dünyaya baktığımızda birbirinden
farklı pek çok renk görüyoruz kuşkusuz. Ve bu bizi heyecanlandırıyor,
sevindiriyor, algımızı zenginleştiriyor.
Fizik bilimi,
siyahın bütün renklerin –kırmızı+mavi+sarı yani temel üç renk- maddesel
karışımından, beyazınsa yine bütün renklerin ışık olarak bileşiminden oluştuğunu söylüyor. Ama hayatı/yaşadıklarımızı anlamlandırmaya çalışırken kuşkusuz bu bilgileri
göz önüne almıyoruz.
Yine de şunu söylemek mümkün
belki de:
Siyah da beyaz da, tek başına
var olan-olabilen renkler/durumlar değil demek ki. ‘Her şey’ de diyebiliriz
onlara, ‘hiçbir şey’ de.
Ve belki de ‘kötü=siyah’, ‘iyi=beyaz’
yakıştırmamız sahip olduğumuz bu ‘bilinçsiz bilgi’ yüzündendir. Hiçbirinin
katıksız olmadığını için için bilmemizden…
Belki de bu yüzdendir bütün ‘renklilikler’
karşısında yine de S/B fotoğrafları çok sevişimiz, ne dersin? Renklerin
hepsini/grinin her tonunu barındırdıklarından, yani bir bakıma gerçeğin asıl görüntüsü
olduklarından…:)
Nereden çıktı şimdi bu konu da oturup yazdım yine?
Kendimi dinleyerek-dillendirerek-tartışarak
geçirdim son bir-iki günü. Belki sen de yapmışsındır aynı şeyi. Yapmadıysan da yap
derim.
Çünkü çok iyi geliyor,
önündeki o boya kovalarının bir kez daha farkına varmak, o fırçayı avucunun
içinde hissetmek…
Çok isterdim, örneğin karşılaşan
iki insanın birbirindeki gri tonları da algılayabilmesini, aralarındaki alanın
rengi gereğinden fazla koyu ise elindeki fırçanın onu açmaya da
yarayabileceğini görmesini. Yani o boyaların hayatın her alanında, her türlü
durumda-koşulda-bağlantıda-ilişkide-çatışmada-barışmada ne kadar kullanışlı
olduğunu fark edebilmesini…
Siyahla beyaz arasında gidip
gelmiyoruz, grilikler içinde dolaşıyoruz aslında. Tonunu ayarlamanın zaman
zaman da olsa sadece bizim elimizde olduğu grilikler…
Yaşamın ne tam siyah ne tam beyaz,
‘gri’ oluşunu seviyorum.
Gri’yi seviyorum, bana
sunduğu seçenek bolluğunu seviyorum. Sen de sev.
Hayatı seviyorum, sen de sev.
Ha, seni de seviyorum elbet,
hem de çok.
Evet, hep olduğu gibi, sevgiler…:)
