29 Mayıs 2015 Cuma

GRİ


Sevgili bunu okuyan dostum, önünde iki kova var. Biri ağzına kadar siyah, diğeri beyaz boyayla dolu. Fırçaların hazır. (Görebiliyor musun onları?)
İstediğini lekesiz bir siyaha ya da beyaza boyayabilirsin; siyahın da beyazın da hakkını tam olarak bu yolla verebilirsin. Boyanmayı bekleyen, eline aldığın herhangi bir nesne de olsa bir duvar da, onu simsiyah ya da bembeyaz yapabilirsin.

Gel, başka bir boyuttan söz edelim şimdi.
Karanlık-kötü-umutsuz-acı gibi durum ya da ruh hallerine renk olarak siyahı, tersine de beyazı yakıştırırız ya hani…
İşte orada yapılan sahiden de bir yakıştırma, bir benzetmedir yalnızca.
Zira hayatta kesif-katışıksız-lekesiz siyah ya da beyaz yok.
Yani yaşadıklarımızı/yaşayabileceklerimizi renkle tarif etmeye çalışırsak çok koyu veya çok açık-uçuk gri var, ama ‘siyah’ ya da ‘beyaz’ yok.

En karamsar anlarımızda her şeyin kapkara olduğunu söylüyorsak, bunu dile getirmek bile o gördüğümüz siyahlığa vurduğumuz bir beyaz fırça darbesidir aslında. Çünkü bunu yaparak nasıl bir ortamda, ne gibi koşullar içinde vb. olduğumuza bakmaya, onu nitelemeye başlamışız demektir ki işte giderek ‘ağarmaya’ başlamanın da ilk adımı bu.

Hayat, en koyusundan en açığına bir griler toplamı ya da karışımı, bana göre.

Yani katışıksız siyah, doğmadan öncenin ve ölümden sonranın rengidir olsa olsa.
Aradaki süreci beyazla karışım oranları belirliyor. Ve ‘bembeyaz’ diye bir şey de o boya kovasının içinden başka yerde yok.

Özellikle kendi içimize döndüğümüz, düşündüğümüz, yaşadıklarımızı anlamaya-çözmeye çalıştığımız zamanlarda asıl yaptığımız, grinin hangi tonunda bulunduğumuzu görmek, o tonu nasıl, ne yaparak açabileceğimizin yollarını aramaktan başka bir şey değil.
Sonuçta nereden baksan, ister herhangi bir nesneyi somut anlamda boyamak olsun söz konusu olan, isterse nasıl yaşayacağın; boyalar önünde, fırça elinde. Ömür boyunca.
Zaman zaman, onları kullanmayı ihmal ettiğimizde, ‘kaybolmanın rengi’ olan siyah sinsice çoğalarak kara bir bulut gibi omuzlarımıza çöküyor.
Şu kendimizi koyuverdiğimiz akışa bir mola verip kendimize döndüğümüz anlar var ya, grinin hangi tonuna razı geldiğimizi belli edeceğimiz anlar… onlar çok kıymetli işte.
“Hop!” demek o, “Benim hâlâ beyaz boyam ve de sapasağlam bir fırçam var, hop!” demek.
Hayat da bu yüzden çok güzel aslında.
Çünkü ne siyahı değiştirebilirsin ne de beyazı. Oysa grinin nasıl- hangi koyulukta bir gri olacağı tümüyle sana bağlıdır: Fırça sende, seçenek sonsuz.

Dünyaya baktığımızda birbirinden farklı pek çok renk görüyoruz kuşkusuz. Ve bu bizi heyecanlandırıyor, sevindiriyor, algımızı zenginleştiriyor.
Fizik bilimi, siyahın bütün renklerin –kırmızı+mavi+sarı yani temel üç renk- maddesel karışımından, beyazınsa yine bütün renklerin ışık olarak bileşiminden oluştuğunu söylüyor. Ama hayatı/yaşadıklarımızı anlamlandırmaya çalışırken kuşkusuz bu bilgileri göz önüne almıyoruz.
Yine de şunu söylemek mümkün belki de:
Siyah da beyaz da, tek başına var olan-olabilen renkler/durumlar değil demek ki. ‘Her şey’ de diyebiliriz onlara, ‘hiçbir şey’ de.
Ve belki de ‘kötü=siyah’, ‘iyi=beyaz’ yakıştırmamız sahip olduğumuz bu ‘bilinçsiz bilgi’ yüzündendir. Hiçbirinin katıksız olmadığını için için bilmemizden…

Belki de bu yüzdendir bütün ‘renklilikler’ karşısında yine de S/B fotoğrafları çok sevişimiz, ne dersin? Renklerin hepsini/grinin her tonunu barındırdıklarından, yani bir bakıma gerçeğin asıl görüntüsü olduklarından…:)

Nereden çıktı şimdi bu konu da oturup yazdım yine?
Kendimi dinleyerek-dillendirerek-tartışarak geçirdim son bir-iki günü. Belki sen de yapmışsındır aynı şeyi. Yapmadıysan da yap derim.
Çünkü çok iyi geliyor, önündeki o boya kovalarının bir kez daha farkına varmak, o fırçayı avucunun içinde hissetmek…
Çok isterdim, örneğin karşılaşan iki insanın birbirindeki gri tonları da algılayabilmesini, aralarındaki alanın rengi gereğinden fazla koyu ise elindeki fırçanın onu açmaya da yarayabileceğini görmesini. Yani o boyaların hayatın her alanında, her türlü durumda-koşulda-bağlantıda-ilişkide-çatışmada-barışmada ne kadar kullanışlı olduğunu fark edebilmesini…

Siyahla beyaz arasında gidip gelmiyoruz, grilikler içinde dolaşıyoruz aslında. Tonunu ayarlamanın zaman zaman da olsa sadece bizim elimizde olduğu grilikler…

Yaşamın ne tam siyah ne tam beyaz, ‘gri’ oluşunu seviyorum.
Gri’yi seviyorum, bana sunduğu seçenek bolluğunu seviyorum. Sen de sev.
Hayatı seviyorum, sen de sev.
Ha, seni de seviyorum elbet, hem de çok.

Evet, hep olduğu gibi, sevgiler…:)